zElQarneyn's           U.S. American / Int. (eng)         Istanbul (trk)         Table Of Contents



Ready.




Not: Bu makale daha tanzim safhasında. Fikriyat esas itibariyle belli olmakla birlikte, "şu paragraf şurada olsa daha iyi olmaz mıydı, şu cümle şöyle daha iyi olmaz mıydı?" denmeye gerek bile yok. Biliyorum.





Mâlî Ciheti

Benim fikriyatım vergiyi kabul etmediğinden, akla şöyle bir sual gelebilir: E peki, mesela, memleketin, veya vilayetin, müdafaası nasıl olacak? Uçak, tank, vs. parasını veren olmayacak mı?

Cevabı: Muhtemelen olacak.

Evvela muhtemel olanın olmaması halini söyleyelim: Bir işgal tehlikesi meydana gelirse, o hazırlık yapmamış vilayetin ahalisi, eğer tehlike zamanında da yardım sağlayacak bazı imkanları sağlayamazsa, işgalciler gelip oraya yerleşebilir.

Tercihe bağlı yani. Hangi şekli daha avantajlı buluyorlarsa. Evvelden hazırlık yapılabilir. Tehlike zamanında paralı asker, vs. çağrılabilir, veyahut tamamen terkedilebilir ve belki bu da o vilayetin ahalisi için pek de mühim olmaya dabilir.

Bu noktadan sonra müdafaayı nispeten ciddiye alanlara dair fikriyat ve tavsiyelerimi nakledeceğim. Bunlar, muhtelif anlaşmalarla hem tehlikeden önce ve hem de sonra, gayet küçük vilayetlerden bile kuvvetli networkler inşa edebilirler.

Diyelim, birer uçak, üçer beşer tank bile alamayan bazı vilayetler de biraraya gelince, bu mümkün olur.

Mevcud hal ile kıyas edilecek olursa: Parası, neticede, bugün de zaten milletin cebinden çıktığına göre, daha fazla bir yük zaten ol(a)maz. Harcamayı kapalı kapılar ardında kimin karar verdiği mi mesele olan?

Bütün millet, entegre olarak müdafaaya hazırken, her evden evindeyken yetişmiş uzmanlar varken, uzmanlık bir "esrar perdesi" vesilesi olamamalı.

Harcama mevzusu da şöyle: Her vilayetde (incrementally) ihtiyacına göre. vilayetler arasında precedent-for-support anlaşmaları da buna ek olarak, sulh zamanında da yapılabilir. Bunun ötesi, her vilayetnin önce kendini müdafaa edebilir haldeyken, artanıyla ihtiyacı olanlara da yardım etmesi esasına dayanıyor.

Her vilayet içinde "hangi pamuk elerin cebe" gideceği meselesininse çok kuvvetli üç destekleyicisi var. (Tabii, parayı parası olan veriyor. O sabit. Ama ikna olarak vermesi için üç aded motivasyondan bahsediyorum.):

Evvela: Daha fazlasının sahibi

Herkesin ilk aklına gelebilecek olan sebebi şu: Korunacak daha fazla şeyi olan harcamaya da daha kolay ikna olabilir.

Saniyen: Müşteri Daima Haklıdır

Burada bir kasabadan, şehirden, daha büyük bir vilayetden bahsediyorsak, ve buranın zenginlerinden bahsediyorsak, ve bunlar bu parayı bir şekilde kazanıyorlarsa, yani ihale mihale de olmayınca, halka mal ya da hizmet sunarak para kazanıyorlarsa, müdafaaya harcamaya yanaşmayan, çok pratik olarak aforoz edilmiş tacir durumuna bile düşebilir. vilayetnin bu harcamaya ve/veya o tacirin mal-veya-hizmetine ne kadar ihtiyaç duyduğpğuna da bağlı bu tabii. Ve mükemmel/muhteşem bir denge noktası da sağlayabilecek bir şey bu. Çok ihtiyaç duyulan bir hizmeti sağlayanlar, halkın teveccühüyle müdafaaya değil de yaptığı işe yatırıma da yönelebilir. Yani, burada, halkın ihtiyaçları, "nabzı", teveccühleri esas önemli olan.

Salisen: Convertible Techizat

Milletten kopuk "asker" denen "ayrı bir insan/varlık türü" evhamında olmadığımıza göre (benim bahsettiğim itibariyle), sizin "harb aracı" dediğiniz bir şey, belki benim sulh zamanında en çok işime yarayan bir şeydir. Kurtuluş savaşında cepheye kağnılarla bile (ve tabii diğer araçlarla da) silah taşındığını hatırlarsak... Bunu ikinci maddeyle de bir arada düşünecek olursak, böyle convertible araç gerecin teknolojisi de zamanla çok geliştirilebilir. (Yani, kağnı yerine mesela, sulh zamanında da arazi araçları günlük hayata girecek. Ve bu yaygınlaşmasına da sebeb olunca, fiyatları belki bir parça daha da azalmış olacak.





"Modern Savaş Mantığı": Onlara Dönülecek Yuva Bırakmayın ?!?

Not: Bundan sonraki kısım ilk, on-line, e-mektubumdan. Evvelki kısma entegrasyon daha sonraya, inşaEllah.


Sivil olmanın tadı kaçmadı mı sizce?

Peki ya askere gitmenin?

Nerede o eski günler? Yani, bir dakika, Moğolları ve benzeri centilmen-olmayan işgalcileri falan kasdetmiyorum. Benim kasdettiğim, hani şöyle memleketinizi işgal ettiğinde bile sivillere hiç dokunmayacak, "şövalye ruhlu" düşmanlıklar zamanı.

Zamanımızda ise, bilakis, asıl niyet cephedeki silahlı durumdaki askerleri, inine çekilmiş diktatörleri bitirmek değilmiş gibi.

O askerlerin döneceği bir yuvaları kalmasın, haydi belki o diktatörlerin de emrinde kimse kalmasın diye stratejiler tertib ediliyormuş gibi bir kanaate kapılıyor insan.

Ve işin komiği, hep "düzenli ordu" diye bir şeyin propagandalarını duyarız. Kim hangi birliğe düşmüşse, oradaki emirlerle mükelleftir. Her yere gidip, her şeyi, emredildiğinde yapabilmelidir. İnsanların şahsiyetleri önemsizdir, bu fikre göre. (Bir nev'i, kasa kasa gazoz misali, diyebiliriz. Nasıl ki kasadan hangi gazozu çekseniz farketmez...)

Aslında muharebede şahsî kabiliyetler ve saha avantajı diye bir şeyler de olduğu akla bile getirilmez. Haydi, belki en fazla bir kaç ihtisas sahasına ayrılıp, "profesyonel" olmayanlar, oraya da kurayla/vb. gönderilir.

Profesyonellik dediğiniz ise, bir kere girildikten sonra, bırakılan bir şey değildir. Yani, yükselemese, pek de kabiliyetli olmadığı ortaya çıksa bile, hep yüktür. Profesyonel yük.

((Şu da var, ayrıca: Mesela, Saddam'ın "cumhuriyet muhafızları", ve bunun gibiler de profesyonel ordular değil mi? Millete fayda, milleti üniformalılar-üniformasızlar diye keskin sınırlarla ikiye bölerek mi olacak?))

Saha Avantajı: Bu Dağın, Taşın Sâhibleri. Kurtuluş Savaşı'nı duymuşsunuzdur. Onun bir de, evvela olabilmesini, yani işgacilerin yavaşlatılmasını, ve yer yer çıkarılmasını sağlayan, ilk muharibler olan Kuvay-ı Milliye güçlerini de. Ondan önce de, birinci dünya savaşında, Ruslar doğuda durdurulmuş. Bunlar olmasaydı, M.K.Atatürk'ün "Anadoluya geçmeye" zahmet etmesi falan da gerekmeyecekti, zaten.

İşgalcilerin sürülüp çıkarılması için toplanma zamanı geldiğinde, yani başka vilayetlere de müdahale edebilecek, sahadan bağımsız, düzenli bir ordu gerektiğinde, bu ordunun da (çok muhtemelen asıl) çekirdeğini oluşturmuş, bu Kuvay-ı Millîyeci (ve ondan evvelki) hazır güçler.

Peki, hangi vilayetlerde başarılı olmuş bu güçler? Peki, diğerlerinin halini şahsî-tembelliğe mi bağlayacaksanız? Yani, filanca vilayetlerde millet "yan yatıp, işgalcileri seyretmiş" de, falanca vilayetlerde ise "tembellik genleri o kadar aktif olmadğından" mı işgalcileri sürüp çıkarmış, ya da büyük kayıplar verdirmişler?

Doğu'da, Erzurum'da bir ordu merkezi de olması, diğer vilayetlerle karşılaşınca, extra bir avantaj gibi gözükmüyor. Karşıda da Rusya.

Hakikaten sebeb "tembellik" mi? Yoksa "toptan vatan hainliği" mi? Yoksa, "bir değişiklik olsun; biraz da onlar bu toprakları idare etsin" diye mi? Yoksa, daha başka bir şeyler olabilir mi?

Bir ilham: İngilizler'in Sultan Abdülhamid zamanında, Ermenileri kışkırtıp isyanlar çıkardıktan sonra, Doğu Anadolu'da Kürt aşiretlere de yöneldiğini bir yerlerde, kısaca, okumuştum. Ermenilerde olduğu gibi, Türk-Kürt ayrılığı çıkartıp, koparmaya çalışmışlar.

Ama Sultan Abdülhamid direkt aşiretlerle görüşüp, "Nedir bu Kürt-Türk meselesi? Hepimiz müslüman değil miyiz?" diye halife olarak irtibat sağlayınca, bu tarafta kalmışlar.

Ve hepsi bu da değil. Bir de, padişaha/memlekete sadık, "Aşiret Alayları" olarak kendi topraklarında savaşmaya hazır bulunmuşlar. ((Küçük bir not: O zaman da Kürtçe konuşuluyormuş (tam yüzdesini bilmiyorum, ama çoğunluk olmalı). İşte, bölünmeye falan da sebeb olmamış. Bilakis, merkezdekilere bakılsın.))

Bu organizasyonda, bir yerlere gitmek yok. Kendi dağının taşının sahibi.

Ve, hemen orada, kendi ailesinin, malının, mülkünün korunması için. Yanık, bitkin, "gurbetteyim ana" asker şarkıları değil, tamamen kendi varlığını korumak için en temel savaş motivasyonu var.

Yani, anladığım, İngilizler'in mikrobu, "aşı" vazifesi görmüş. İkinci safhada, bütün memleket işgale maruz kaldığında ise, kendi vilayetsinde, dededen, babadan, oğula, organize olmuş bu savaşçılar, "işe girişmişler."

Başka vilayetlerdeki vatandaşlar ise, kendileri de pek çok savaşa "gitmiş" olmalarına rağmen, kendi şehirleri işgal edildiğinde, verimli şekilde organize olamadıklarından, pek varlık gösterememişler.

Benim anladığım bu. Mantıklı da geldi.

Düşündüğüm savunma konseptine benziyor da, o yüzden naklettim. Tarih âlimi olma iddiamdan değil. Hatalı olsa bile (ki nasıl olur bilemem), pek dert etmem. Ama doğruluğu çok yüksek ihtimal gibi. Yani, misal, gerçek misal, çok muhtemelen. (Vietnam'dan falan çok önceleri.)

Biz neciyiz? Askerî sistem için de, "Polis Milleti" asayiş sisteminde olduğu gibi, lokal organizasyonların, ihtiyaca binaen biraraya gelebilmelerini aklın yolu olarak tavsiye ediyorum.

Üniforma yok. Bilakis, şahsî kabiliyetler, şahsiyetler en ehemmiyetli olanı. Ezilmesi değil, optimum istifade edilmesi gerekeni.

Savaş canavarı makineleri mi? Uçaklar, tanklar, destroyerler, vs. Peki, "simülatör" diye bir şey duydunuz mu?

Şahıslar, simülatörlerde "teorik"/refleks kâbiliyetlerini evde geliştirebilirler. Filanca sahada kabiliyeti öne çıkanlar, simülasyonda çalıştıklarının hakikîlerine de (uçaklara, vs.) gidebilirler. Kendilerini son safhaya kadar, her teferruatıyla geliştirebilirler. Ve muhtemelen çok büyük de zevk alarak. Mesela hafta sonlarında.

Yani burada, "şu kadar yıldızlı", "ne iş olsa yapar" (hadi diyelim, çok genel bazı üç-beş branşta) ama aslında belki hiç bir yerde de koşmuş oynamışlığı, büyümüşlüğü, gözlemişliği olmayan, herkese tahakküm etme noktasında, ama emrettiği şahısları da cidden tanıma noktasında olmayan kimselerin iki dudağı arasından çıkacak laflara, bütün bir milletin kaderi emanet edilmeyecek.

Tecrübe mi? Mahsusçuktan yapılmış, "mavi kuvvetler, kırmızı kuvvetler" müsabakalarıyla mı?

Mesela, bizde, Kore Savaşı'ndan bu yana, ciddî boyutta bir düşmanın karşısına hiç çıkıldı mı? Kıbrıs'taki ya da şurada buradaki bazı eşkıyaları saymıyorsanız. Onun için "düzenli/merkezi ordu" boyutlarında bir şeye hiç gerek var mıydı ki?

Bilakis, güneydoğudaki terör, polisin özel timleri tarafından, millete de yaklaşılarak, bitirilme noktasındayken, askerlerin "polis çekilsin" ısrarıyla, ve sonradan üç yıl boyunca piyadeler, ve sonradan "ziyafet"lerle mesele kangrenleşmedi mi? ("Ziyafet" kısmı için, bkz. Avrupa Mahkemesi Kararları.)

Bu sefer, "sorti-başına-bitme" gibi yeni bir "konsept" çıktı. Her hava sortisinden sonra (tabii, milletin paralarıyla), "Bitirdik" dendi. Bir yere kadar doğru olabilir. Bombaların bir özelliği vardır: Düştükleri yerde insan falan varsa, onları öldürürler. Ama, daha genelde, hiç bitmedi.

En son, "yakalanma" hadisesinde bile zaten askeri bir şey olmadığı meydanda (bilhassa, milletin İtalya boykotunu hatırlıyor musunuz?). Ve hatta, bir de, (elleri kolları bağlı) teslim ettirenin de ABD olduğu, gazetelerde de yer almadı mı?

Bu ne şimdi? Ve kaybolan işgücü? Milletin bilmem nerede "hizaya sokulması"? Ya, memleket bütçesine yükün boyutu (silah falan da hariç; ki onlar da eskimişmiş)?

Bir de bu "yıldızlı" yetkilerin kötüye kullanılması "potansiyel"lerini de dikkate alırsanız...

Yani Vatan Haini diye bir çeşit insanın da olabilirliği unutulmuş gibi. Yani, eline verilen imkanları, verilen amaçlar için değil de, canı/cebi ne için istiyorsa onun için kullanabilecek insan tipi.

Sokaktaki, berber, veya taksi şoförü vatandaşa sorsanız, böyle bir şey "bizim ordu"da ASLA! olamaz. Teorik dehalar mı? Belki!...

Ama, M.K. Atatürk'ün "Gençliğe Hitabe"sinin son kısmını okuyacak olursanız, insan faktörünü "olur mu canım?"la boşveren değil, tedbirle dikkate alan bir pratisyenin fikirlerini de öğrenmiş olursunuz:

Yani, tecrübeleri, bildikleri, ona "Zinhar olamaz!" değil, "Olabilir!" dedirtiyor. Ben de aynen katılıyorum.

((Ek not: Yanlış hatırlamıyorsam, Kenan Evren'in hatıralarındandı. Orada ifade edilen, ordu-içi yükselme rekabetleri meselesini, imzasız mektubları, vs. de dikkate alınız. Her şey, hâlâ, çok mu sabit gözüküyor?))

Netice olarak, bunlara binaen, yapılması gereken de, hiç kimseye veya gruba kontrol edilemez güç vermemektir. Gücü elde tutup, ancak gerektiğinde sevk etmektir. Her bir yetkili şahsın, ne yaptığını kontrolde tutabilmektir.

Unutmayın: Kontrolsüz güç de güçtür. Ama sizin kontrolünüzde değildir. Ve pek muhtemelen, faydanıza da değildir.

Yazılmış olsun.



Any Questions?: . . (Request Content . . . . . Correct Errors . . . . . Submit Case Study . . . . . Report Content Similarity.)

Müellif: Ahmed Ferzen/Ferzan R Midyat-Zilan (nam-ı diğer, ARZ)
Telif hakkı (c) [2002,] 2003 Ferzan Midyat. Her hakkı mahfuzdur.